Türkiye’de AK Parti hükümetinin reformlarına rağmen henüz çözülemeyen, hatta son yıllarda daha da şiddetlendiği görülen ve geçmişi Cumhuriyet tarihinin ilk dönemlerine kadar uzanan önemli bir hukuki ve vicdani sorun bulunmaktadır: 

Bu sorun, savcı ve hakimlerimizin bir bölümünün, özellikle ideolojik ve siyasi yönü bulunan bazı dosyalarda, inançları, fikirleri ve yaşantıları nedeniyle insanlar hakkında, taraflı, ön yargılı bir tutumla hukuka aykırı kararlar vermesi, bunun da büyük mağduriyetlere yol açmasıdır. Bu sorunun mağduriyetlerle sonuçlanması dışındaki bir başka büyük zararı da aksi yöndeki delillere, hukuka ve vicdana aykırı şekilde alınan söz konusu hatalı kararların yargı sistemine ve mevcut hükümetlere duyulan güveni de ciddi ölçüde sarsmasıdır. Günümüzde söz konusu hukuka aykırı kararlar yüzünden AK Parti hükümetinin yıpratılmak istendiği, bu yöndeki faaliyetlerin de toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulduğu açıkça ortadadır. 

Bu tür adaletsiz kararların ana nedeni, “benden olmayan ezilsin”, “hukuk sadece benim ve benim gibi düşünenler için işlesin” mantığıyla solcunun sağcıyı, sağcının solcuyu, ateistin dindarı, komünistin milliyetçiyi yok etmeye çalıştığı, yani farklı düşünenler arasındaki mücadelenin altında yatan “ideolojik husumet”tir. 

Oysa, insanların birbirinden farklı düşünce ya da inançlara sahip olması birbirlerine husumet duymalarını gerektirmez. Tam tersine, Allah insanları tek tip yaratmamıştır ve farklılıkların her biri o toplumun zenginliğidir. Hukuk da bu farklılıkların varlık ve ifade haklarını koruyan toplumun en temel değerlerinden biridir. Bu değer, yargı kurumlarına yansıdığı oranda mutluluk ve refah içinde yaşayan gelişmiş toplumlar inşa edilir.

Dünyanın her bölgesinde yaşanan, ancak Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerde dönem dönem oldukça şiddetlenen ideolojik husumetin toplumlar açısından ağır maliyetleri olmuştur. İnsanların bir bölümünün kendilerinden farklı ideolojilerdeki insanlardan asla hazzetmeyip kutuplaşması, diğer bir ifadeyle Allah’ı ve ahireti unutup, kendisiyle aynı düşünmeyenleri ezmek için fırsat kollayan bir karakter göstermeleri nedeniyle hayatın her alanında olumsuz gelişmeler baş göstermiştir. 

Örneğin, sosyal ilişkiler bozulmuş, ekonomik krizler meydana gelmiş, suç oranları artmış, farklı inanç ve kökenden insanlara ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılınca bunlar içinden bazılarının devlete olan bağlılığı zayıflamıştır. 

Ülkemizde de farklı dünya görüşlerine sahip topluluklar Cumhuriyet tarihi boyunca yargı sistemimizdeki eksikliklerden veya bazı yargı mensuplarımızın taraflı, ideolojik bir bakış açısıyla görev yapmalarından dolayı ciddi mağduriyetler yaşamışlardır. Ne yazık ki ideolojik kutuplaşmalar bazı insanların adalet duygusunu köreltince farklı görüşlerdeki insanlara karşı duyulan öfke, adil hükmetme isteğinin önüne geçmektedir. İnsanların baskı altında tutulması için yargı sistemindeki eksikliklerin ısrarla giderilmediği görülmektedir.

İşte bu nedenlerden dolayı, ideolojik görüşünü, inancını ve siyasi duruşunu mesleğine yansıtan bazı hakim ve savcılarımızın kimi durumlarda talimatla, kimi durumlarda ise şahsî husumet ve intikam hisleriyle şüpheli ve sanıklar hakkında hukuka aykırı kararlar vermeleri sıkça karşılaştığımız olaylardır. İdeolojik kutuplaşma halkın büyük bölümüne yayıldığından hukuksuz kararlara karşı halktan etkili ve geniş çaplı tepkiler gelmemektedir. 

ADNAN OKTAR DAVASI DA, İDEOLOJİK HUSUMET VE TOPLUMSAL KUTUPLAŞMAYI BAHANE EDEREK ÜLKEMİZİ KARIŞIKLIĞA SÜRÜKLEMEK İSTEYENLERİN YOL AÇTIĞI YARGI SORUNLARINA NET BİR ÖRNEK TEŞKİL ETMEKTEDİR

Büyük bir komployla başlatılan davada, yargılananlara isnat edilen suçlamalara hiçbir somut delil getirilememiş olmasına rağmen on binlerce yıla varan hapis cezalarına hükmedilmiştir. İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Galip Mehmet Perk başkanlığındaki eski heyeti, duruşmalar boyunca yargılananların dini inançlarını ve yaşayış biçimlerini sorgulamışlardır. Yargılananlar lehindeki binlerce delile, Yargıtay içtihatlarına, bilimsel mütalaalara, raporlara ve komplonun varlığına işaret eden belgelere rağmen kanaatimizce ideolojik olarak arkadaş grubumuza karşıtlık besleyenlerin yönlendirmeleriyle ceza vermiştir. Hukukun ve vicdanın gereğini değil, taraf olduğu ideolojinin gereğini yerine getirmiştir. Masum insanların haksız yere yıllarca cezaevinde kalmalarına, bu insanların yakınlarının büyük zorluklarla baş başa bırakılmalarına görülmemiş bir vicdansızlıkla göz yumulmuştur.

Ülkemizde Adnan Oktar Davası gibi, insanların haksız ve hukuksuz yere gözaltına alındıkları, tutuklandıkları veya hüküm giydikleri başka dosyaların da olduğu aslında gündemi takip eden her vatandaşımızın malumudur. Ancak buna rağmen toplumun genelinde, uzun yıllardır yaşanan, her yeri kuşatan bu tür adaletsizliklerle mücadele etmenin mümkün olmadığı yönünde bir görüşün hakim olması nedeniyle yılgınlık meydana geldiği de gözlemlenmektedir. Bu yılgınlık, yaşananlara seyirci kalınmasına yol açmaktadır. 

Adaletsizliklere karşı hukuki olarak tepki gösteren bir kesim ise, sadece kendi taraftarlarının uğradıkları mağduriyetleri gündeme getirmekte, yine ideolojik kutuplaşmanın olumsuz bir yansıması olarak, diğer insanların yaşadıkları hukuksuzlukları hiç önemsemeyen, hatta bunları destekler yönde tavırlar sergilemektedirler. 

Tüm bunların etkisiyle hukuka aykırı kararlar, haksız tutuklamalar, dosyalar Yargıtay’a ulaşana kadar devam edip durmaktadır. Bu vahim manzara ise adeta bir Türkiye gerçeği olarak başta hukukçular, bürokratlar, siyasiler, gazeteciler olmak üzere toplumun aydın kesimi tarafından da kabullenilmiş görünmektedir.

OYSA, KANUNLARA, İÇTİHATLARA, RAPORLARA, DELİLLERE, VİCDANİ KANAATE GÖRE DEĞİL DE İDEOLOJİK BAKIŞ AÇISIYLA, KOMPLOCU GÜÇLERİN BASKISIYLA, TALİMATIYLA KARAR ALINAN –DEĞİL BUGÜNKÜ GİBİ BİNLERCE– TEK BİR DAVANIN BİLE OLMASI TÜRKİYE ADINA KABUL EDİLEMEZ BİR DURUMDUR. 

Üstelik, ülkemizin içinde bulunduğu süreçte, durumun şu ankinden çok daha vahim hale gelebileceği, gerekli düzenlemeler yapılmazsa yakın gelecekte olayların çok daha çığırından çıkabileceği görülmektedir. Başbakanların, Cumhurbaşkanlarının bile topluma hesap verdiği bir modern toplum düzeninde, hakimler ve savcılar adeta hesap sorulamaz bir konuma getirilmişlerdir. Haklarında bir itiraz veya şikayet yapılabilse bile, bu başvurular onlarla aynı ideolojide olan yetkililer tarafından, birbirlerini koruyup kollama tarzında bir sistem içerisinde, sonuçsuz bırakılmaktadır. Kanunu, hukuku, adil yargılanma hakkını ayaklar altına alan bu tür çarpık bir işleyiş ise, içlerinde nadir de olsa bulunan art niyetli, ürkek ya da tamahkar olanların meslekleri aracılığıyla insanları mağdur etmelerine olanak sağlamaktadır. 

Bu yaşanan olumsuzluklar ancak, ideolojik farklılıkların, özellikle de ahlaki ve vicdani duyguları hiçe sayan ideolojilerin insanlar arasında neden olduğu çekişmeler ortadan kalkarsa son bulabilir. Ancak takdir edileceği gibi bu sonuca da ancak uzun zamana yayılan güçlü bir ilmi ve sosyal mücadeleyle ulaşılabilir. 

BU NEDENLE YARGIDAKİ SORUNLARLA İLGİLİ OLARAK ÖNCELİKLE ATILMASI GEREKEN ADIM, YENİ KANUNİ VE TEKNİK TEDBİRLERE BAŞVURMAK OLMALIDIR. İDEOLOJİK KUTUPLAŞMANIN VE HESAPLAŞMANIN MERKEZİ HALİNE GETİRİLMEK İSTENEN MAHKEMELERDEKİ HUKUKSUZLUKLARIN ÖNÜNE GEÇİLEBİLMESİ İÇİN, “TEKNİK DELİL HAKİMLİĞİ” MÜESSESESİNİN HAYATA GEÇİRİLMESİ ELZEMDİR. 

Söz konusu müessese, mahkeme heyetinden bağımsız olarak dosyadaki iddiaları ve delileri inceleyecek, Yargıtay içtihatları, bilimsel mütalaalar ve kanunlar ışığında dosyayla ilgili görüşünü rapor haline getirecektir. Değerlendirmesini sadece teknik açıdan yapacaktır. Yani bu müessese, İstinaf Mahkemeleri'nin ve Yargıtay’ın yükünün önemli bir bölümünü daha yargılama devam etmekteyken üzerine alacaktır. 

Böylece suçsuz insanlar, ideolojik hesaplaşmanın bir mağduru haline gelmekten, suçsuzluklarının ispatlamak için yıllarca sürecek İstinaf ve Yargıtay aşamalarında mücadele etmekten büyük ölçüde korunacaklardır. Yerel mahkemeler, yeni kurulacak “teknik delil hakimliği” tarafından kendisine sunulan rapora uymayacaksa, bu rapora neden uymadığını delilleriyle ve gerekçeleriyle birlikte somut olarak ortaya koymak zorunda olacaktır. Karara yapılacak itirazlarda görevli üst makamlar ise, yerel mahkeme ile teknik delil hakimliği arasındaki görüş farklılıklarını inceleyerek karara varacaktır.

Kısaca özetlediğimiz ve son derece hayati olan bu yeni düzenleme, günümüzde artışa geçtiği görülen hukuksuz mahkeme kararlarını önleyebilecek niteliktedir. Hayata geçirilecek “teknik delil hakimliği” müessesesi, açıkça ortada olan Yargıtay içtihatları, bilimsel mütalaalar ve kanun maddelerine rağmen suçsuz insanları inançları, kökenleri, görüşleri ve yaşayışları yüzünden cezalandırmaya çalışan art niyetli kişi ve yapıların önünde büyük bir engel olacaktır. 

Ülkemizde böyle bir müessese acilen ve en etkili şekilde kurulmasını, böylece insan hakları ihlallerinin ve hükümetimizi yıpratma çalışmalarının bir an önce önüne geçilmesini temenni ediyoruz.  Bu konudaki en ufak bir gecikmenin bile ülkemizin, devletimizin ve milletimizin zararını katlanarak arttırdığına herkes şahit olmaktadır. 

Kamuoyunun bilgisine saygılarımızla sunarız.