Dünya savaşı, Kurtuluş savaşı gibi büyük badireler atlatmış bir ülkeyiz. Zorlu bir coğrafyada yaşıyoruz. Tüm bu olumsuzluklara rağmen koruduğumuz birlik ve beraberliğimiz sayesinde toplum olarak nice zorlukları atlattık. 

Ancak, bir süredir yeni bir tehdit ile karşı karşıyayız. Bu tehdidin ne olduğunu anlamak için iyi bir sosyolog veya uzman analizci olmanıza gerek yok. 

Bunun için gece şöyle bir televizyon kanallarını gezmeniz veya sosyal medyada ülke gündemine bakmanız yeterli:

 Karşılaşılan sahnelerin birçoğunda cinayet, adam dövme, yaralama, tecavüz, yağma ve tehdit var. 

 Dizilerde, haberlerde, reality şovlarda, müzik kliplerinde sürekli şiddet içerikleri ile muhatap oluyoruz. 

 Genç kuşaklar şiddete başvurmanın doğal bir şey olduğu telkini ile yetişiyor. 

 Kendi istediği gibi olmadığı için arkadaşından, babasından, öğretmeninden, devletinden nefret etmek bir hakmış gibi sunuluyor artık insanlara.

 Sosyal medyada insanlar adeta kendi mahkemelerini kurup olaylar ve insanlar hakkında hükümler veriyorlar.

Ortalık “falanca tutuklansın", "on yıl yirmi yıl yetmez müebbet hapis verilsin", "bunun gibileri asmalı” şeklinde paylaşımlardan geçilmiyor. Küçük bir topluluk tarafından ateşlenen linç çağrıları kısa zamanda adeta kitlesel bir histeri halini alarak Türkiye’nin en önemli gündemleri arasına giriyor. Yaptıkları çağrılarda “ülkede adalet yok, hukuk yok” diyerek ortaya çıkanlar bu tutumları ile aslında kendilerinin adaleti ve hukuku yok ettiklerini fark etmiyorlar. 

Bu kişilere göre adalet sanki tüm şüphelilerin hapislere doldurulmasından ibaret. Kimsenin tahliye olmasını ya da beraat etmesini istemeyen bu psikoloji tam bir “hapishaneleri doldurma cinneti” halini almış durumda. O kadar ki verilen hapis ve tutukluluk kararları bile bu kişilerin nefretlerini söndürmeye yetmiyor. Hep daha fazlasını istiyorlar. Bu kimseler “mahkemelerin ana görevinin insanları hapislere doldurmak değil gerçeği aramak olduğunu” görmezden geliyorlar. 

Giderek şiddetin ve acımasızlığın hep daha fazlasını isteyen, bir türlü tatmin olmayan bir nefret toplumu haline gelmek ise çok büyük bir tehlike olarak karşımıza çıkıyor. Adeta bir hapse attırma çılgınlığının ortasında yaşıyoruz. İnsanlar sırf kendileri gibi düşünmüyor diye, muhalif gördüğü için masum bir kişinin hapse girmesine çabalıyor. Delilmiş, adil yargılama imiş, bunları ise kimse umursamıyor. Ortam öyle bir hal alıyor ki bazı savcılar da mahkemeler de bu telkin ve baskılardan kendini koruyamıyor, en ufak bir şüphede bile tutuklama kararları çıkıyor

Etkisi giderek daha da artan bir tutuklama furyasının yaşanması, ‘mahkemelerin direktifle iş gördüğü’ ya da ‘toplumun baskı altında olduğu’ izleniminin yayılmasına yol açıyor. Sonuçta, insanların adli makamlara olan güveni sarsılıyor. Artık herkes adaleti mahkemelerde değil sosyal medyada tesis etmeyi çare olarak görüyor. 

Devletin cezaevleri artık tıka basa dolu. Şimdikinin bir misli daha cezaevi olsa onları bile dolduracak kadar insan cezaevlerinde. Mahkumlar türlü yetersizlikler içinde yaşıyor. Mahkemenin verdiği ceza bir yana mahkumlar açlıkla, soğukla tekrar tekrar cezalandırılıyorlar. 

Koşulların böyle ağırlaşmasını kimse umursamıyor. Herkes “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” havasında. Oysa, zulüm virüs gibi bir kere çıktı mı ayrım gözetmeden her yere yayılıyor. İktidarı da muhalefeti de, tüm farklı görüş ve akımları da sarıyor. Tüm tedbirlerin, yasaların üzerinden bir tsunami dalgası gibi aşıp geçiyor, her şeyi yıkıp önüne katıyor. Tarih bunun örnekleri ile dolu. 

Tüm ülkeyi saran ve “giderek nefret toplumuna dönüşme” tehlikesini göremiyoruz. Giderek ağırlaşan belki de Kurtuluş savaşından bu yana yaşadığımız en büyük buhranlardan biri nefret toplumu haline gelmek. İnsanlar şefkat, sevgi, adalet, tevekkül gibi güzel hasletleri yitirdikçe toplum olarak daha savunmasız hale düşüyoruz. Bir kriz, saldırı ya da büyük bir doğal afet karşısında eskiden olduğu gibi yine herkes sırt sırta durabilecek mi? Bir an önce bu gidişata tüm toplum olarak birlik olup dur denilmezse, bu direncin oluşma ihtimali giderek azalıyor.

Toplumu saran bu belanın çözümü ‘cezaları ağırlaştırmak, daha çok savcı daha çok polis yetiştirmek veya cezaevi sayılarını üçe beşe katlamak’ asla değil. Bunlar zaten on yıllardır yapılıyor, zaten işe yarasaydı siz şimdi bu yazıyı okuyor olmazdınız. 

Peki nefret toplumu haline gelme süreci nasıl duracak? Ülkemizi saran nefret nasıl sevgiye, güzelliğe dönüşecek? 

Bu belanın çözümü yalnızca İslam'dadır, Kuran ahlakını yaşamaktadır! Çünkü Kuran adaletin, hakkın, hukukun, özgürlüğün, barışın, sevginin, güzel ahlakın, sanatın, kalitenin, güzelliğin, bilimin, akılcılığın, vicdanın ve en başta Allah sevgisi, Allah aşkı, Allah korkusunun esas olduğu üstün bir nimettir. 

Dolayısıyla, Kuran’ı benimseyerek hayatının her anında Kuran’ın ahlakını yaşayan bir kimse dünyanın her yönden en mükemmel en sevilen, en güzel ahlaklı kimsesidir. Bu bireylerin oluşturduğu aileler ve bu ailelerin oluşturduğu toplumlar da en güzel en nezih ve medeni toplumlar olacaktır. 

Kuran ahlakı topluma yerleştiğinde suç işleme oranları hızla düşecek hatta yok denecek hale gelecektir. Çünkü Allah’tan korkan kimseler nefret dolu değil sevgi dolu bir ruh haline sahip olacaktır. Bu kimse Allah’ı aşkla sevdiğinde, O’nun yarattıklarını da tecellisi olarak sevecek, saygı duyacaktır.

Allah korkusuna Allah sevgisine sahip bireyler her hareketinde her konuşmasında Allah’ın Kuran’da bildirdiği güzel ahlak özelliklerine çok titizdirler. Kuran’ı çok iyi bildiği için hurafelere, bağnazlığa, taassuba karşı çok dikkatli, temkinli olurlar. Nefretten, kıskançlıktan, kinden arınmış oldukları için etrafına karşı çok nezaketli saygılı, sevgi dolu ve medenidirler. Herkesin gerçek adaletin tesis edilmesine, iffetine, sağlığına, güvenliğine, şerefine, haysiyetine müthiş titiz olduğu cennet gibi bir ortam oluşur. Her konudaki baskı zulüm ortadan kalkar. 

Bugün insanları mahveden, mutsuzluğa, bunalıma iten, mücadele ortamı, sevgisizlik, güvensizlik, baskı, öldürülme, zarar görme tehlikelerinin temelinde Kuran ahlakından, Allah sevgisi ve korkusundan uzak bir yaşam sürme anlayışı vardır. İnsanların büyük çoğunluğu Allah’tan korkmadığında her türlü zulme alet olabilmekte, her türlü suçun faili olmaya açık hale gelebilmektedir. 

Dünyanın cennet gibi bir yer olması, mahkemelerin, hapishanelerin boşalması, medeniyetin, sevginin, bereketin, kalitenin en yükseğinin dünyaya hakim olması için  Kuran ahlakı tek çözümdür.