DİNDAR, MUHAFAZAKAR CAMİADAKİ BAZI KARDEŞLERİMİZİN ANLAMAKTA GÜÇLÜK ÇEKTİKLERİ KONULARA İLİŞKİN KURAN AYETLERİYLE AÇIKLAMALARIMIZ


Değerli ağabey ve kardeşlerimiz; 

400 yılı aşkın bir süredir dünya üzerinde siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik hegemonyasını aşama aşama tesis etmeye çalışan ve günümüzde bunu çok büyük ölçüde başarmış olan köklü ve etkili küresel derin güç İngiliz derin devleti, diğer adıyla Deccaliyet sistemi, Sayın Adnan Oktar ve arkadaş camiamızın yerli ve milli kimliğinden, 40 yıldan bu yana sürdürdüğü ateizm, deizm ve dinsizlik karşıtı anti-Darwinist, anti-materyalist imani ve bilimsel faaliyetlerinden ciddi biçimde rahatsızlık duymaktadır. Bu imani, ilmi ve fikri faaliyetlerimizi, başta Türkiye ve Ortadoğu olmak üzere küresel eksendeki çıkar ve planları, karmaşık dizayn projeleri karşısında büyük bir tehdit olarak görmektedir. 

Bu nedenle, bizleri etkisiz hale getirerek tüm faaliyetlerimizi durdurmak amacıyla İngiliz derin devleti, ülkemizin siyaset, bürokrasi, medya, yargı ve emniyet gibi kilit kurumlarında yuvalanmış, emrindeki yerli kripto elemanları vasıtasıyla bizlere karşı büyük bir kumpas hareketi başlatmıştır. Bu geniş çaplı kumpasla zemini hazırlanan 11 Temmuz 2018 tarihli dev polis operasyonu ve devamında açılan bir kumpas davasıyla söz konusu linç ve etkisizleştirme süreci devam etmiştir. Yalan ve düzmece beyanları, uydurma iftira senaryoları ile mahkemeye sahte suçlar, medyaya ise karalama malzemesi üretiminde kullanılan, dosyanın husumetli müştekileri ile sözde (!) etkin pişmanlarına ise kumpasta tetikçi görevi verilmiştir.

Söz konusu kumpas kapsamında, son derece haksız ve hukuksuz, savunma haklarımızın her açıdan alenen ve pervasızca engellendiği bir ilk derece yargılaması yürütülmüştür. Ortada hiçbir suç ya da suç unsuru bulunmamasına rağmen tertemiz ve gencecik masum vatan evlatları, tarihte bir benzeri görülmemiş şekilde, adeta idam hükmünde olan on biner yıllık mahkumiyet kararlarıyla zindanlarda çürümeye terk edilmiştir.

Ortaya koyduğumuz tüm açık savunma mantıklarına, masumiyetimizin alenen ispatı niteliğinde sunduğumuz sayısız belge, bilgi ve delillerimize, suçsuzluğumuzu kanıtlayan bilimsel mütalaa ve uzman görüşlerine rağmen bunların hiçbiri, mahkeme tarafından, tarihe geçen hukuksuzluk ve usulsüzlüklere imza atılarak dikkate alınmamıştır. Mahkemeye getirdiğimiz tanıklarımız bile dinlenmemiştir. 

Uğradığımız, bu tarihi haksızlık ve zulüm, camiamıza yöneltilen çirkin ve asılsız iftiralar bu derece gözler önündeyken, ne yazık ki dindar-muhafazakar camiaya mensup bazı ağabey ve kardeşlerimizin, hakkımızda öne sürülen bu yalan ve iftiraların etkisinde kalarak, camiamıza yönelik Müslüman'a yakışmayan bir öfke ve suizan içerisinde olduklarını görmekteyiz.

Aramızda ideolojik fikir ayrılığı olan Darwinist-materyalist ve sol görüşlü çevrelerle bunların medyadaki temsilcileri ve bunların takipçilerinin, masumiyetimizi ispat eden aleni delilleri görmezden gelerek tümüyle taraflı bir biçimde hakkımızdaki mesnetsiz itham ve iftiralara itibar etmeleri bize çok da şaşırtıcı veya beklenmedik gelmemiştir. Ancak dindar-muhafazakar ve ehli sünnet bazı ağabey ve kardeşlerimizin hiçbir somut delile dayanmayan, boş söylenti ve  dedikodulardan öteye gitmeyen bu iftiralara kapılarak Müslüman'a yakışmayan bir tavır sergilemeleri, bugüne kadar konuyla ilgili hatırlattığımız onlarca Kuran ayetini görmezden gelerek camiamıza yönelik öfkeyle dolu hasmane bir üslup kullanmaları, üzerinde durulması gereken oldukça şaşırtıcı bir durumdur.

Dolayısıyla, zaman zaman bazı ağabey ve kardeşlerimizden duyduğumuz, akıllarına takılan birtakım hususlar hakkındaki açıklamalarımızı bu vesileyle tekrar yapmak ve bazı kardeşlerimizin kullandığı üslubun Kuran’a uygun olmadığını yeniden hatırlatmak isteriz: 

–1– 

Kur'an'a Göre Bir Müslümana Zina İthamında Bulunabilmek için 4 Adil Şahit Getirilmesi Şarttır, Aksi İftiracılık Olur

Bazı ağabeylerimiz kendilerinden son derece emin bir tavır ile “ben bir yakınımdan duydum, ona da kaynı söylemiş, onun da bizzat bir tanıdığı varmış” şeklinde söylenti mahiyetindeki ifadelerle masum ve tertemiz hanım arkadaşlarımız hakkında açıkça zina ithamında bulunabilmektedir.

Bu konuya ilişkin dava dosyası kapsamında zina iftirasında bulunanların, bugüne değin ithamlarını ispat edecek tek bir adli tıp raporu ya da herhangi bir delil ortaya koyamadıklarını, arkadaşlarımızın yaşadıkları 200’e yakın adrese bir gece ansızın binlerce polis ile yapılan operasyonda da gayrı ahlaki hiçbir durum veya olaya rastlanılmadığı gerçeğini şimdilik bir kenara bırakıyor ve sadece bu konudaki Kuran ayetlerini önemle hatırlatmak istiyoruz. 

Bilindiği üzere, Yüce Allah, Kuran’da bir Müslümana “zina iftirasında” bulunulduğunda diğer Müslümanların “Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür” diyerek hüsnü zanla yaklaşmalarını emretmiştir. Bir kimseye karşı, zina isnadında bulunanların ise “DÖRT ŞAHİTLE GELMELERİ GEREKTİĞİNİ” Nur Suresi'ndeki ayetlerde şöyle bildirmiştir: 

Onu işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü'minlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: “BU, AÇIKÇA UYDURULMUŞ İFTİRA BİR SÖZDÜR” demeleri gerekmez miydi?” 

Ona karşı DÖRT ŞAHİTLE gelmeleri gerekmez miydi? Şahitleri getirmediklerine göre, artık onlar Allah Katında yalancıların ta kendileridir.

Eğer Allah'ın dünyada ve ahirette sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız dedikodudan dolayı size büyük bir azap dokunurdu. 

O durumda SİZ ONU (İFTİRAYI) DİLLERİNİZLE AKTARDINIZ VE HAKKINDA BİLGİNİZ OLMAYAN ŞEYİ AĞIZLARINIZLA SÖYLEDİNİZ VE BUNU KOLAY SANDINIZ; oysa o Allah Katında çok büyük (bir suç)tür. 

Onu işittiğiniz zaman: "Bu konuda söz söylemek bize yakışmaz. (Allah'ım) Sen Yücesin; bu, BÜYÜK BİR İFTİRADIR" demeniz gerekmez miydi? (Nur Suresi, 12-16)

Görüldüğü gibi, Kuran ayetleri son derece açıktır. Bir Müslümana, delilsiz yani dört şahit göstermeden zina isnadında bulunmak BÜYÜK BİR HARAMDIR. Ayetin hükmü gereği, Müslümanlara zina iftirası atıp ve dört şahit getiremeyenler “Allah Katında yalancıların ta kendileridir.” Yani artık, “KENDİLERİNE GÜVEN OLMAYAN” insan oldukları, dolayısıyla herhangi bir konudaki şahitliklerinin de bundan sonra geçersiz olduğu bildirilmektedir.

Çünkü kötü zanlarına, kin ve öfkelerine uyarak bir iftiraya ortak olmak bu insanların nefislerine, Allah'ın emirlerine itaat etmekten daha sevimli görünmüş, bunun sonucunda harama girerek “Allah Katında çok büyük (bir suç)” işlemişlerdir. 

Yüce Allah Kuran'da, hiçbir delili olmadan mü'min kadınlara fuhuş iftirasında bulunanların durumunu,

Namus sahibi, bir şeyden habersiz, mü'min kadınlara (zina suçu) atanlar, dünyada ve ahirette LANETLENMİŞLERDİR. Ve onlar için büyük bir azab vardır. (Nur Suresi, 23)

ayetiyle açıklamaktadır. 

Özetle, hiçbir gerçek bilgisi veya şahitliği olmadığı halde sırf dedikodu mahiyetindeki söylentilerle Sayın Adnan Oktar ve arkadaşlarımıza “ZİNA İSNADI”nda bulunanlar, ÇOK BÜYÜK BİR İFTİRA GÜNAHI işledikleri gibi, bu çirkin ve asılsız dedikoduların yaygınlaştırılmasıyla bazı cahil ve Kuran bilgisinden yoksun kişilerin de aynı kötü zan ve iftira günahlarını işlemelerine vesile olmaktadırlar. Bu durumda işlenen günahın vebali de, kötü zanna sevk ettikleri kişiler adedince katlanarak artmaktadır.

Kaldı ki husumetli bazı çevrelerin camiamıza saldırı ve karalama amacıyla ürettikleri iftiralara, safsatalara, gerçek dışı iddialara itibar ederek bunların tekrar edilip yaygınlaştırılması, bunu yapanların saygınlığına, samimiyet ve dürüstlüklerine de gölge düşürmektedir.

Elbette ki böyle hatalı bir davranış Kur'an ayetlerine de son derece aykırıdır. Zira, Hucurat Suresi'nin 6. ayetinde Allah, Kurani ölçülere göre güvenilir olmayan kaynaklardan gelen haberlerin doğruluğunun araştırılmasını şöyle emreder:

Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa, bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz. (Hucurat Suresi, 6) 

Peygamber Efendimiz (sav) de gıybet ve iftira eylemlerinin her Müslümanın şiddetle kaçınması gereken gayri ahlaki özellikler olduklarını belirtmiş, Müslüman bir kişinin gıyabında yapılacak herhangi bir olumsuz konuşmanın ya gıybet ya da iftira olacağını, bu sebeple her ne durum ve şart altında olursa olsun kesinlikle Müslümanlar hakkında olumsuz konuşulmaması gerektiğine şöyle dikkat çekmiştir: 

“Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile anmandır. Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin; yoksa, o zaman ona iftira ettin demektir.” (Sünen-i Tirmizi, Birr 23, (1935); Sahih-i Müslim, Birr 70)

Görüldüğü üzere, ortalıkta dolaşıp duran birtakım uydurma, aslı astarı olmayan dedikodulara kapılarak Müslümanlar hakkında su-i zanda bulunmak, onları rencide etmeye, küçük düşürmeye çalışmak hukuka aykırı olduğu gibi, İslam ahlakına göre de açık bir günahtır. 

Allah, Ahzab Suresi'nin 58. ayetinde de işlemedikleri bir suç ile ilgili müminlere iftira atarak eziyet edenlerin içinde bulundukları durumu şöyle haber vermiştir: 

Mümin erkeklere ve mümin kadınlara irtikab etmedikleri (bir suç) sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir. (Ahzap Suresi, 58)

–2– 

Harun Yahya Külliyatı'nın İmhası Gibi Utanç Verici, Tarihi Bir Zulmü Savunmak Hem Hukuka Aykırı Hem de Müslümana Yakışmayan Bir Tavırdır 

Camiamıza yapılan 11 Temmuz 2018 tarihli operasyonun gerçek amacını ortaya koyan önemli göstergelerden biri de operasyonun hemen ardından Allah’ın varlığını ve birliğini anlatan, Darwinizm’in geçersizliğini ortaya koyan Harun Yahya Külliyatının imha edilmek istenmesi, bu eserlerin yayınlandığı 800’e yakın internet sitesinin alelacele kapatılmasıdır. Tek başına bu durum bile, dindar camialardaki kardeşlerimizin ve ağabeylerimizin bu dosyada öne sürülen iddiaların birer iftira ve oyun olduğunu anlamaları için aslında yeterlidir. 

Buna rağmen bazı kimseler Sayın Adnan Oktar'ın Harun Yahya müstear ismiyle kaleme almış olduğu eserlerinde güya “Kuran'a aykırılıkların olduğu”, sözüm ona eserlerin “okuyanların bilinçaltına yönelik derinlerde olumsuz etkiler bıraktığı” şeklinde bazı mantıksız, gerçek dışı iddialarda da bulunmuş ve bu eserlerin komple imha edilmesi gibi çok vahim ve tarihi bir vebali de savunmuştur.

Oysa Harun Yahya Külliyatı olarak adlandırılan bu eserler içerisinde İslam'a, Kuran'a veya Sünnet'e aykırı tek bir cümle veya kelimenin dahi bulunmadığını bilinen bir gerçektir. Bu eserlerin hiçbirinde kişisel yorumlara ya da değerlendirmelere yer verilmemiş, fıkhi bir anlatım yapılmamıştır. Baştan sonra ayetlerle, hadislerle ve bilimsel delillerle Allah’ın varlığı, yaratma sanatının mükemmelliği, sonsuz kudretinin kainattaki tecellileri anlatılmış ve Kuran ahlakının üstünlüğü ve güzellikleri ortaya konulmuştur. Hiç kimseye "şöyle yaşa", "böyle inan" ya da "şu şekilde ibadet et denilmemiş", "Kuran’da anlatılan budur", "Peygamberimiz (sav) böyle yaşamıştır" denilerek somut doğrular anlatılmıştır. 

Bununla birlikte bu konuda Harun Yahya Eserlerini inceleyen ve konuya ilişkin bilimsel mütalaa hazırlayan,

– Sn. Prof. Dr. Hayrettin Karaman (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Eski Öğretim Üyesi)

– Sn. Prof. Dr. Salih Akdemir (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi)

– Sn. Prof. Dr. Mevlüt Güngör ( Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Başk.) 

– Sn. Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi) 

– Sn. Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar ( Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi) 

– Sn. Prof. Dr. Yaşar Kandemir (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi)

– Sn. Doç. Dr. Ömer Özsoy (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi)

– Sn. Prof. Dr. İlhami Güler (Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi) 

– Sn. Prof. Dr. Mehmet Paçacı (İlahiyat Profesörü, AGİT Müslümanlara Karşı Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılıkla Mücadele Özel Temsilcisi, Büyükelçi) 

– Sn. Prof. Dr. Eflatun Neimetzade (Nahçıvan Gazetesi Türkiye Temsilcisi)

gibi kıymetli İlahiyatçılarımız da bu gerçeği teyit etmişler, Harun Yahya eserlerinin İslam ahlakına, dini ve milli değerlerimize, Kuran’a ve sünnete tamamen uygun eserler olduğunu bildirmişlerdir.

Allah'ın varlığının ve birliğinin delillerini açıklayan, İslam'ın hak din, Kur'an-ı Kerim'in hak kitap olduğunu ispat eden, Darwinizmi, materyalizmi, ateizmi, deizmi, dinsizliği ve her türlü sapkın felsefeyi bilimsel olarak yerle bir eden, bölücü terör örgütleriyle fikri mücadelenin temelini oluşturan bu eserlerin imha edilmesinin çok vahim ve tarihi bir vebal olacağı açıktır. Hiçbir vicdan sahibi vatanseverin böyle bir vahameti savunması mümkün değildir. 

Kanaatimizce, bazı muhafazakar kesimler içinden “bu kitaplar imha edilmeli” şeklinde birtakım yorumlar yapanlar da, gerçekten buna inandıkları için değil, çekingen, ürkek, kraldan daha kralcı bir kişiliğe sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. 

Nitekim, bu tip yorumlarda bulunanlardan Harun Yahya eserleri içerisinden bu iddialarını destekleyen tek bir örnek göstermeleri istendiğinde, “bunları başka zaman konuşalım”, “benim bu konularda yeterli bilgim yok, bilen birilerini getireyim” şeklindeki suni gerekçeler öne sürülmektedir.

Ancak unutulmamalıdır ki Yüce Allah, Kuran'da bir konu hakkında herhangi bir bilgisi veya delili olmamasına rağmen körü körüne bunun peşinden giderek iftirada bulunanların, bu yaptıklarından dolayı mutlaka Allah Katında sorumlu tutulacaklarını bildirmiştir:

Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur. (İsra Suresi, 36)

Kaldı ki Sayın Adnan Oktar'ın eserleri sadece Türkiye'de değil, aynı zamanda Hindistan'dan Amerika'ya, İngiltere'den Endonezya'ya, Polonya'dan Bosna'ya, İspanya'dan Brezilya'ya kadar dünyanın pek çok ülkesinde yoğun ilgi ve beğeniyle okunan kaynak kitaplardır.

İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Urduca, Çince, Arapça, Arnavutça, Rusça, Boşnakça, Uygurca, Endonezyaca, Azerice, Bengolice, Bulgarca, Danimarkaca, Lehçe, Malezyaca, Portekizce, Sırpça, Hollandaca, İbranice, Macarca, Fince, Farsça, Hausa, Dhivehi dili, Hindice, İsveççe, Japonca, Kırgızca, Kishwahili, Malayalam, Norveççe, Romence, Tamil, Telagu, Thai dili gibi 73'ten fazla dile çevrilen, hatta bazı ülkelerin OKUL MÜFREDATLARINDA yer alan bu eserler ülkemizde ve yurt dışında toplamı on milyonlara varan bir okuyucu kitlesiyle buluşmaktadır.

Dünyanın dört bir yanında çok büyük takdir toplayan Harun Yahya eserleri, pek çok insanın İslam'ı, Kur'an'ı tanımasına, Allah'a iman etmesine, pek çoğunun da imanının derinleşmesine vesile olmuştur. Kitapları okuyan, inceleyen her kişi, bu derin etki ve faydanın, hikmetli, akılcı, kolay anlaşılır ve samimi üslubun farkına varmaktadır. Bu eserler süratli etki, kesin netice, itiraz edilemezlik, çürütülemezlik özellikleri taşımaktadır. Eserlerin her birinde hiç kimsenin reddedemeyeceği, kesin bilgi, belge ve delilere dayalı, açık, sade ve samimi bir anlatım vardır.

Hal böyle iken, tüm bu gerçekleri görmezden gelip mesnetsiz ve maksatlı çirkin dedikodulara itibar ederek bu güzide eserler hakkında, tek bir kanıtını dahi getiremediği ithamlarda bulunmak ve bu muhteşem külliyatın yakılıp yok edilmesini savunmak hem büyük bir yanlış, hem de Müslüman'a yakışmayan bir tavır olacaktır. 

–3– 

A9 TV Yayınlarına Dekolte Giyimli Hanımların da Katılması Belli Bir Hikmet ve Amaç Taşımaktadır

Dindar-muhafazakar camiaya mensup bazı kardeşlerimizin anlamakta zorlandığı konulardan biri de bazı hanım arkadaşlarımızın kimi zaman dekolte kıyafetler giymeleri ve A9 TV’de yer alan müzik, dans ve eğlence içerikli bazı programlardır.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, A9 TV’de yayınlanan söz konusu programlar  dini yayınlar değildir. Bu programlarda herhangi bir fetva verilmemektedir. Gündemin yorumlandığı, insanlara güzel ahlak ve sevginin anlatıldığı bu yayınlarda diğer bir çok kanalda olduğu gibi müzik, dans, dekoltenin olması sıradan bir durumdur. 

Ülkemizde aslında kimsenin dekolte kıyafetle bir problemi yoktur, zira televizyon kanallarındaki diziler, yarışmalar, eğlence programları baştan sona dekolte hanımlarla doludur. Hiçbir TV kanalı -üstelik evlilik öncesi cinsel ilişki, içkili sofralar, aldatma gibi çok sayıda gayri ahlaki yayın yaptığı halde, A9 TV gibi kapatılmamaktadır. Kimse de dans edip eğleniyor ya da dekolte kıyafetle yayına çıkıyor diye bizim arkadaşlarımız gibi tutuklanıp hapse atılmamaktadır. Konu Sayın Adnan Oktar ve arkadaş camiamız olduğunda böylesine tarafgir ve ayrımcı bir tutum takınılması çok garip bir çifte standarttır.

Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir ve tüm vatandaşlar inançlarını ve dünya görüşlerini istedikleri gibi yaşamakta hürdürler. Dekolte hanımlar da tesettürlü hanımlar da bizim kanaatimize göre tertemiz Müslümanlardır. Her kadın kendi vicdanı, aklı, Allah korkusu ve sevgisiyle dini nasıl yaşayacağını bilir. Kimsenin bir diğerine dini nasıl yaşaması gerektiğini dikte etme hakkı yoktur. 

Arkadaş camiamız da her düşünceden, her inançtan, her yaşam tarzından insana karşı Allah’ın Kuran’da belirttiği ve Peygamberimiz (sav)’in yaptığı gibi saygıyla, şefkatle, merhametle yaklaşmış, kimseyi dışlamamış, kimseyi ötekileştirmemiştir. Hiç kimseye de "biz böyle yaşıyoruz siz de böyle yaşayın" dememiştir. Başta Sayın Adnan Oktar olmak üzere kimseye kendini örnek göstermemiştir. Müslümanlar için tek ölçü ve örnek Kuran ve sünnettir, arkadaş camiamız da insanları her zaman Kuran’a ve sünnete davet etmiştir. 

Diğer yandan, bazı hanım arkadaşlarımızın modern ve dekolte giyim tarzını tercih etmelerinin dekolteye, dansa, müziğe veya eğlenceye çok meraklı ya da düşkün olduklarından değil, bunu bir tebliğ metodu olarak görmeleri nedeniyle ve bu gibi pek çok önemli hikmete binaen benimsediklerini daha önce de çok kereler dile getirmiştik. 

Arkadaşlarımızın modern görünüm ve yaşam tarzını benimsemelerinin, sanatı, estetiği, kaliteyi, müziği, eğlenceyi bilinçli, maksatlı ve sistemli olarak ön plana çıkarıp gündemde tutmalarının ÇOK ÖNEMLİ HİKMET VE NEDENLERİ hakkındaki detaylı yazımıza aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

https://www.net-cevap.com/kamuoyu-duyurulari/ileri-derecede-modern-gorunum-ve-dekolte-giyim-tarzinin-nedenleri

–4–

Camiamıza Yöneltilen İtham ve İddialar Sünni İnanca Olan Hassasiyetlerden Kaynaklıysa, O Halde Asıl İçki, Kumar, Fuhuş ve Zina Gibi Büyük Haramlar ile Devletin Bu Sektörlerden Aldığı Vergilere İlişkin Ciddi Bir Hassasiyet Gösterilmesi Gerekmez mi?

Sayın Adnan Oktar ve arkadaş camiamıza yöneltilen mesnetsiz, hayal ürünü itham ve iftiralar, eğer sözünü ettiğimiz bazı muhafazakar kardeşlerimizin ve ağabeylerimizin Sünni inanca olan hassasiyetlerinden kaynaklanıyorsa, o halde bu değerli büyüklerimizin hakkımızdaki uydurma iddialar yerine, milletimizin başına büyük bir bela olan içki, kumar, fuhuş, uyuşturucu ve zina gibi büyük haramlarla, bunların devlet eliyle meşrulaştırılması hatta teşvik edilmesi ve bir de bunlar üzerinden vergi toplanması gibi dehşetli bir sosyal felaketin üzerine gitmeleri, bu toplumsal yaralara hassasiyet göstermeleri gerekmez mi?

Özellikle bu konuların üzerine giderek, Müslüman Türk Toplumun kanayan yarası olan bu illetlerin sonlandırılması konusunda açıklamalarda bulunmaları gerekmez mi?

Ancak dindar-muhafazakar camiadan birçok kimse bu konuda tek bir kelime dahi söyleyememekte, hatta bazıları dinimizce kesin bir haram olan fuhşu ve alenen fuhuş yaptırılan genelevleri sözüm ona;

“Maddi gerekçelerle veya evliliği yürütemeyeceğini düşünüp evlenmeyen insanların seks ihtiyaçlarını devletin bir şekilde karşılamak zorunda olduğu” şeklindeki ahlaksız mantıklarla savunmaktadırlar.

Türlü imkansızlıklar yüzünden zor ve baskısı altında kalarak, korku ve çaresizlik içinde fuhuş batağına itilip bu hayatı yaşamaya mecbur bırakılan zavallı kadınları ise;

“Zaten kötü bir iş yapacaklardı, devlet onları bu şekilde izole etmiş oldu. Oradan alınan vergi de bu sebeple meşrudur.” gibi son derece vicdansız bir bakış açısıyla değerlendirmektedirler.

Hal böyleyken, bu vahim felaketi görmezden gelerek İslam'a ve Kuran'a alenen aykırı haram fiilleri savunmaya yeltenen dindar ve muhafazakar kesimin bazı önde gelen kişilerinin, camiamız hakkında ortaya atılan cinsellik konulu çirkin iftiralara güya gerçekmiş gibi gözü kapalı inanmaları ve bu iftiraları yaygınlaştırmaları, bunlar üzerinden de bizlere ahlak ve namus dersi vermeye kalkmaları son derece çelişkili ve düşündürücü bir durumdur.

Hatırlatmak isteriz ki, 40 yıldır dindarlıkları, milliyetçilikleri, güzel ahlakları, saygınlıkları, iffetleri, namusları, nezihlikleri, asaletleri ile tanınan Sayın Adnan Oktar ve arkadaş grubumuza kimsenin ahlak, namus dersi vermek gibi bir yetkisi yoktur.

Dindar-muhafazakar camiadaki kimi kardeşlerimizin sessiz kalmayı tercih ettiği devlet eliyle yaygınlaştırılan ve meşrulaştırıp bir de üzerinden vergi alınan içki, kumar ve fuhuş sektörünün ülkemizde geldiği vahim durumu ve bunun getirdiği toplumsal sorunları anlattığımız detaylı yazımızı da aşağıdaki linkten okuyup inceleyebilirsiniz. 

https://www.net-cevap.com/kamuoyu-duyurulari/gercek-turnike-sistemi-genelevlerde

–5– 

Homoseksüellik Allah'ın Kuran'da Yasakladığı Haram ve İğrenç Bir Fiildir 

Yüce Rabbimiz, Kuran'da eşcinsellik ve homoseksüelliğin çirkin bir utanmazlık ve hayasızlık olduğunu Araf Suresi'nin 80. ve 81. ayetlerinde şöyle bildirmektedir:

Hani Lut da kavmine şöyle demişti: Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz. (Araf Suresi, 80-81)

Ancak nedense dindar-muhafazakar camiaya mensup bazı ağabey ve kardeşlerimiz tıpkı kumar, içki ve fuhşun bizzat devlet eliyle kontrolü ve bir de bunlardan vergi geliri alınması konusunda olduğu gibi, homoseksüellik konusunda da ağızlarını açmaktan olabildiğince kaçınmaktadırlar. 

Büyük çoğunluğu bu konuda bir şey söylemekten imtina etmekte, konuşmak zorunda kalanlar ise bir kısım medyanın ve homoseksüel lobisinin şerrinden çekindiklerinden Kuran'da Allah tarafından alenen yasaklanmış bir sapkınlık olmasına rağmen dillerini eğip bükmekte ve HOMOSEKSÜELLİĞİ GÜYA “KİŞİSEL BİR TERCİH” OLARAK kendilerince açıklamaya çalışmaktadırlar. 

Buna karşın her ortam ve imkanda homoseksüellik ve eşcinselliğin Kuran'a aykırı haram bir fiil olduğunu anlatmaya gayret gösteren Sayın Adnan Oktar ve arkadaş camiamızı, dedikodu mahiyetindeki iftiralara aldanarak haksız yere suçlamaktan, sevgisiz bir üslupla hakkımızda kin ve öfke dolu açıklamalar yapmaktan, hatta türlü türlü hakaretlerde bulunmaktan ise zerre kadar çekinmemektedirler. 

–6– 

İsrail Ajanlığı ya da Vatan Hainliği Suçlamalarına Devletin İlgili Bakanlıkları Bile İtibar Etmezken, Muhafazakar Kesimden Bazı Kardeşlerimizin Israrla Bu İftiraları Gündeme Getirmeye Çalışması Samimiyete Uygun Değildir 

Bakanlıklarımızın kendi görev alanlarını ilgilendiren konularda yürütülen yargılama ve soruşturmalara taraf olup duruşmalara müdahil olmaları, hem yasal hakları hem de uzun yıllardan beri süre gelen yerleşik bir devlet teamülüdür. 

Bu sebeple, mahkemeler tarafından Bakanlıkların görev kapsamları içine giren çeşitli iddialar sonucu açılan tüm davalarda, mutlak surette ilgili bakanlıklara da müzekkere yazılarak duruşmalara katılma ve davalara müdahil olma davetiyesi gönderilmektedir. Hatta bakanlıkların kendi konularıyla ilgili davalara müdahil olmaları o derece önemli bir konudur ki; mahkemeler tarafından ilgili bakanlıklara davet veya ihbarda bulunmadan hüküm kurulması sebebiyle Yargıtay tarafından verilen sayısız “emsal bozma” kararı bulunmaktadır.

Dindar-muhafazakar kesimden bir kısım insanlar ise, medyanın kışkırtma ve yönlendirmelerine aldanarak camiamızın İsrail ajanı ya da vatan haini olduğu yalanına bir şekilde kendilerini inandırmışlardır. Ancak, bu iddiaların asılsız oldukları daha en başından soruşturma aşamasında anlaşılmış, iddia makamı tarafından hazırlanan iddianamede bile bu iddialara yer verilmemiştir. 

Bununla birlikte ilk derece mahkemesi tarafından yürütülen yargılama esnasında da yasalar gereğince ilgili bakanlık ve kurumlara resmi yazılar yazılarak, mahkemeye müdahil olmaları için davetiye gönderilmiştir. Buna karşın, kendisine davetiye gönderilen MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI (MİT) ile DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI, bu davanın açık bir kumpas ürünü olduğunu ve ortada casusluk ya da ajanlık gibi bir durumun bulunmadığını bildiklerinden, mahkeme tarafından gönderilen MÜDAHİLLİK DAVETİYELERİNE RED CEVABI VEREREK DAVAYA MÜDAHİL OLMAYACAKLARINI YAZILI OLARAK BİLDİRMİŞLERDİR.

Durum bu kadar açık olmasına rağmen, bir kısım dindar-muhafazakar kesimin ısrarla bazı  medyanın dolduruşuna gelmekten kendini alamaması ve Sayın Adnan Oktar ile arkadaşlarımızı halen daha casuslukla ya da İsrail ajanı olmakla suçlamalarının akıl, mantık, insaf ve vicdanla açıklanabilecek bir yanı yoktur.

Sonuç olarak;

Sayın Adnan Oktar ve arkadaş camiamıza yönelik olarak İngiliz derin devleti tarafından kurgulanan aleni bir kumpas operasyonu neticesinde, hiçbir delil içermeyen, asılsız iftiralarla, 

‼️ Yüzlerce masum ve mazlum insanın itibarlarıyla oynanmış, 

‼️ Kariyerleri sonlandırılmış, şirketleri, ticari işleri ve helal kazançları ellerinden alınmış, tüm varlıklarına el konulmuş,

‼️ Ailelerinden koparılmış, 

‼️ Eğitimleri yarım kalmış, 

‼️ Sağlık sorunları artarak hayatları riske girmiş, 

‼️ Hapishane ortamında can güvenlikleri tehlikeye atılmış, 

‼️ En önemlisi de sayısız insan hakları ihlalleriyle psikolojik ve fiziksel linçe maruz bırakılmışlardır. 

GENCECİK, MASUM, SON DERECE ÜSTÜN AHLAKLI, İFFETLİ GENÇ KIZLARIN VE HANIMLARIN İFTİRA VE TECESSÜSLE DELİL GÖSTERMEKSİZİN NAMUS VE İFFETLERİNE ALÇAKÇA VE UTANMAZCA DİL UZATILMIŞTIR. 

Özetle, ortada Müslümanlara yönelik bu derece açık ve acımasızca yürütülen bir zulüm varken, dindar-muhafazakar camiaya mensup bazı ağabey ve kardeşlerimiz ise dedikodu mahiyetindeki asılsız ve delilsiz yalan ve iftiralara aldanmış, üstelik de bu iftiraları yaygınlaştırarak, bilmeden de olsa bu kumpasın bir parçası olmuşlardır. Bu tutumlarıyla da kumpasçıların değirmenine su taşımışlardır. Bu sebeple büyük bir vebal ve büyük bir günahın da altında kalmışlardır. 

Bu büyük hata ve sorumluluktan kurtulmanın ve Müslümanlar adına açık bir felaket olan bu yanlıştan dönmenin tek yolu ise, Müslümanların, şer odakların kışkırtmalarına kapılarak birbirleriyle uğraşmadan, tam aksine kardeşlik ruhuyla birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleri, devlet, vatan, millet ve İslam düşmanlarına karşı elbirlik mücadele etmeleridir.

Bu sebeple dindar-muhafazakar camiaya mensup ağabey ve kardeşlerimizden beklentimiz, bu birbirine düşürme oyununa aldanmadan, yüzeysel değerlendirmelerden kaçınıp derin düşünerek baskı ve zulüm altındaki Müslüman kardeşlerine sevgi, şefkat ve adaletle yaklaşmaları ve sahip çıkmalarıdır.

Aynı şekilde yanlış gördüğünüz ve düzeltmemizi istediğiniz ya da hoşlanmayıp eleştirdiğiniz konuları da Kuran'a uygun şekilde, doğrudan Kurani delillerini ortaya koyarak emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker üslubunca hatırlatmanız ve uyarmanızdır. 

Zira, Müslüman Müslümanın kardeşidir. Yüce Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

"Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. (Hucurat Suresi, 10)

İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)