DEĞERLİ AYDIN, SİYASETÇİ, GAZETECİ VE KANAAT ÖNDERLERİMİZE AÇIK MEKTUP


Ülkemizin “Hukuk ve Adalet” adına zor bir dönemden geçtiği ve vatandaşlarımız arasında “yargı kurumuna duyulan güvenin Cumhuriyet tarihimizin en düşük seviyelerine gerilediği” hususlarındaki ortak toplumsal kanaate sizlerin de katıldığınızı tahmin etmekteyiz. 

Bu ortak toplumsal kanaatin yanı sıra, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü'nün yıllık raporları ve Avrupa Konseyi'nin her yıl düzenli olarak açıkladığı istatistikler, yargı kurumumuzun içinde bulunduğu vahim durumu somut rakamlarla, tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. 

Bu istatistikler ve açıklamalardaki önemli detaylara baktığımızda;

Savcılıklara yapılan suç ihbarlarında geçmiş yıllara göre büyük artışlar olduğu, 2018 senesinde 80 bin olan ihbar sayısının 2020 senesinde 200 bini geçtiği görülmektedir. Ancak yapılan incelemelerde bu ihbarların %74,5'i gibi yüksek bölümünün soruşturulmasına dahi gerek görülmediği ortaya çıkmıştır. Bu durum ise ülkemizdeki ihbar sisteminin, birbirlerine husumet besleyen kişiler ya da bir diğerini korkutmak, tehdit etmek ya da menfaat sağlamak isteyenler tarafından adeta bir cezalandırma yöntemi gibi kullanılmakta olduğunu göstermektedir.

Geçmiş 30 yıl içerisinde ülkemizdeki tutuklu ve hükümlü sayılarındaki yıllık artış oranları %2,5 seviyelerindeyken son birkaç senedir bu artış yıllık %10'un üzerine çıkmıştır.

Avrupa Konseyi'nin, 47 ülkenin cezaevlerindeki nüfus oranlarını gösteren 2019 raporunda bu durum, “Türkiye cezaevlerindeki doluluk oranında rekor üzerine rekor kırdı” açıklamasıyla dünyaya duyurulmuştur.

Raporda, 2019 yılı sonu itibariyle Türkiye’de cezaevi yoğunluğunun %122,5 olduğu, bu rakama göre ise ülkemizin Avrupa genelinde “Aşırı Kalabalık Hapishaneler Bulunduran Ülkeler” listesinde BİRİNCİ SIRADA yer aldığı tespit edilmiştir.

2020 raporunda ise durum daha da vahim bir hal almıştır. Ocak 2020 itibarıyla Türkiye'de nüfusun yaklaşık yüzde 1'inin cezaevinde ya da denetimli serbestlik kapsamında bulunduğu, dünyaya “Türkiye'nin %1'i Cezalı” açıklamasıyla duyurulmuştur.

%1'lik bu oran ise, AVRUPA GENELİNİN TAM 3 KATINA DENK GELMEKTE ve Türkiye bu oran ile yine listenin BİRİNCİ SIRADA yer almaktadır.

Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturmalardaki şüpheli sayıları da son yıllarda ülkemizde düzenli olarak artış göstermiş ve 2020 itibarıyla ülkemizde 13 Milyon kişinin Şüpheli, 4 Milyon kişinin Sanık konumuna gelmiştir.

Ülkemizin yaklaşık 81 milyonluk bir nüfusa sahip olduğu düşünüldüğünde ise, VATANDAŞLARIMIZIN NEREDEYSE %20'SİNİN ŞÜPHELİ YA DA SANIK KONUMUNDA BULUNDUKLARI acı bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hukukun üstünlüğünü dünya çapında ilerletmek amacıyla kurulmuş bir sivil toplum örgütü olan “World Justice Project” isimli uluslararası bir organizasyon tarafından her yıl yapılan ve sonuncusu Mart 2020 tarihinde açıklanan, 128 ülkenin değerlendirmeye alındığı “Hukukun Üstünlüğü Endeksi” isimli çalışmada ülkemiz ne yazık ki Meksika ve Mali gibi ülkelerin bile gerisinde kalarak İran, Nijerya ve Angola ile aynı puanı almış, listenin ancak 107. SIRASINDA yer bulabilmiştir.

Çoğu zaman ifade dahi almaksızın, vatandaşlar hakkında tutuklama kararları talep bazı cumhuriyet savcılıkları ile, herhangi bir inceleme ya da araştırma dahi yapmaksızın doğrudan tutukluluğa hükmeden yerel mahkemelerin bu tablodaki katkısı ortadadır. Ancak bunun da ötesinde, “benden olmayan ezilsin”, “adalet bir yalnızca benim düşüncemde olanların hakkıdır” diyenlerin öfkeyi, nefreti, galeyanı teşvik eden, kendisine hukuksuzluk yapıldığında yana yakıla feryat edip şikayet ederken başkasına aynısı yapıldığında "oh olsun", “daha çok ceza yok mu” diyen herkes bu mevcut sistemi birlikte inşa etmiş durumdadır. 

Tüm bu uygulamalar ve üsluplar sebebiyle, mahkemeler tarafından haklı ve yasal gerekçelere dayanmadan yapılan hukuksuz “tutuklamalar”, ardından adeta işkenceye dönüştürülen “uzun yargılama süreleri” neticesinde cezaevleri haksız yere gözaltına alınıp tutuklanan masum insanlarla doldurulmuş bulunmaktadır.

Öyle ki birçok vatandaşımız, haklarında henüz daha iddianame dahi hazırlanmadan, neyle suçlandıklarını bile doğru düzgün öğrenemeden, özgürlükleri ellerinden alınarak uzun yıllar ceza evlerinde tutulmaktadırlar. 

Bugün bu tür hak ve hukuk ihlalleri o derece çoğalmıştır ki, Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne bu konuda yapılan bireysel başvurular artık dehşet verici boyutlara ulaşmıştır. 

Araştırmalar ve raporlar yerel mahkemeler tarafından verilen kararların –sadece yerel mahkemelerin kararlarını onamakla vazifeli birer Noter gibi işledikleri çok kişi tarafından iddia edilen Bölge İdare Mahkemeleri ya da halk arasında bilinen adıyla İstinaf Mahkemeleri tarafından onanmış olsalar bile– Yargıtay aşamasında çok büyük oranda bozulduklarını göstermektedir. 

Hatta ne yazık ki ki ülkemiz bu konuda da AVRUPA GENELİNDE BİRİNCİ SIRADA yer almakta; yerel mahkemelerden gelen kararların YARGITAY AŞAMASINDA BOZULMA ORANI Avrupa genelinde %10 civarındayken, ÜLKEMİZDE BU BOZULMA ORANI %60 İLE ŞAŞIRTICI DERECEDE YÜKSEK DURUMDADIR. 

Bazı Aydınlarımızın Durumun Anormalliğini ve Vahametini Hala Daha Fark Edememesi Düşündürücüdür

Buraya kadar yalnızca fikir vermesi açısından yalnızca çok az bir kısmına değindiğimiz bazı istatiksel somut verilere rağmen, bugün televizyonlarda yorum yapan, köşelerinde yazı yazan, sosyal medyada kitlelere yön veren birçok aydınımız durumun vahametini ne yazık ki tam anlayamamış gibi görünmektedir. 

“Artık bu kadarı da olmaz” dedirten, insanların gözlerinin içine baka baka defalarca yapılan insanlık ayıbı haksızlıklara, akla hayale gelmeyen, görülmedik boyutlardaki hukuk ihlallerine bir türlü ihtimal verememektedirler. Oysa, normalde “yok artık bu kadarı da yapılmamıştır” denecek tüm hukuksuzluklar, usulsüzlükler, tümüyle keyfi ve adaletsiz uygulamalar gerçek hayatta birçok mahkeme heyeti ve savcılar tarafından çok büyük bir cesaret ve pervasızlıkla yapılmaktadır.

Kanaatimizce bu duruma kimse ses çıkarmadıkça ya da yapılan hukuk katliamları görmezden, anlamazdan gelinmeye devam ettikçe yukarıda birkaç örneğini verdiğimiz vahim tablo giderek daha da kötüleşecektir.

Kanuna ve hukuka yürekten bağlı, mesleğini doğruluk ve titizlik içinde icra eden dürüst, vicdanlı, adil, hakkaniyetli ve liyakatlı tüm hakimlerimizi ve savcılarımızı tamamen tenzih ederiz. Ancak, bugün Türkiye’de ne acıdır ki, 

 Huzurda bulundurulan tanıkları dahi dinlemeyen, 

 Delillerin toplanmasına gerek görmeyen, 

 Emniyetteki baskı ve tehdit altında yaptığı şikayetini geri çeken müşteki hakkında hukuksuzca tutuklama kararı veren,

 Yargılama boyunca sinkaflı küfürler kullanmaktan imtina etmeyen, 

 Savunma avukatlarını, jandarma eşliğinde salondan dışarı attıran, 

 Savunmanın tüm taleplerini reddeden, 

 Karara bağlamadan uygulama yapmaktan çekinmeyen,

 Hukuk ya bilmeyen ya da bile bile ihlal eden 

bazı mahkeme heyetleri vardır. Ve bu mahkemelerde, her gün onlarca haksızlık, hukuksuzluk ve usulsüzlüğün işlendiği yargılamalar yapılmaktadır.

İnsanların suçsuz yere hapiste yatırılmalarının insanlık adına büyük bir felaket olmasının yanında bunun hiç kimseye bir faydasının olmadığı, aksine bir kısım vatandaşların adalet duygusu ile devlete ve hükümete olan güvenlerine büyük bir zarar verdiği ortadadır. Bu durum ayrıca hükümetimizi hem içeride hem de dışarıda yıpratıp zayıflatmakta ve ülkemizin imajı ile itibarına da büyük zararlar vermektedir. 

Vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun "acaba konuşursam başıma bir şey gelir mi?", "zulüm bana da sıçrar mı?" endişesiyle susup sessiz kalmayı tercih ettiği bu olağanüstü dönemde en büyük sorumluluk hiç kuşkusuz topluma yön veren, iyilikte ve doğrulukta öncü olan aydınlarımızdadır. Net ve aleni hukuksuzluklar karşısında toplumumuzun güvendiği ve itibar ettiği aydınların, önde gelenlerin, kanaat önderlerinin, fikir insanlarının hakkı, hukuku ve doğruları savunan her bir cümlesinin dahi son derece önemli ve değerli olacağı şüphesizdir. Bunun aksine, sessiz kalmak ise zulmün, haksızlığın ve hukuksuzluğun onayı anlamına gelecektir ki bu başlı başına ayrı bir zulümdür ve böyle büyük bir vebalin sorumluluğunu kimsenin üstlenmek istemeyeceği açıktır.

Bugün vicdanın gereği olan bu cesareti gösteremeyenlerin günün birinde kendilerini de yutacak dev bir hukuksuzluk girdabıyla karşı karşıya kalabilecekleri hiç unutulmamalıdır. Dolayısıyla, ülke olarak karşı karşıya bulunduğumuz hukuk felaketi hakkında aydınlarımızın sessiz kalmayıp hukuki görüş ve önerilerini cesurca ortaya koymaları, çözüm önerileri getirmeleri gerçekten de ülkemizin geleceği, toplumumuzun huzur ve mutluluğu adına tarihi bir önem taşımaktadır. 

En derin saygı ve hürmetlerimizle.