SN. ENVER AYSEVER’İN PROGRAMINDA GÜNDEME GELEN İTHAMLARIN CEVAPLARI

4 Mayıs 2020 tarihinde, Enver Aysever’in Halk TV’de yayınlanan Ayrıntılar isimli programında, Mine Kırıkkanat ve Adil Serdar Saçan tarafından camiamız hakkında hiçbir doğruluğu olmayan ithamlara yer verilmiştir. İfade özgürlüğüne ve basın etiğine olan inancına güvendiğimiz Enver Aysever Bey’den beklentimiz konunun tüm taraflarına kendini ifade etme hakkı vermesiydi. Yayın esnasında bu imkan bizlere tanınmamış olduğu için, Sn. Adnan Oktar ve arkadaşlarımız hakkında ortaya atılan tümüyle gerçek dışı ve hiçbir somut delil ve belgeye dayanmayan bu ithamlarla ilgili cevaplarımız aşağıda yer almaktadır.

Öncelikle ifade etmek isteriz ki gerek kendi köşesinde gerekse söz konusu yayında bir takım mesnetsiz ithamlarda bulunan Sn. Mine Kırıkkanat davanın taraflarından biridir. Mine Hanım, tarafı olduğu bir dava hakkında kamuoyunu ve yargıyı yönlendirmek anlamına gelebilecek açıklamaların hukuka ve temel insani değerlere uygun olmadığını son derece iyi bilecek eğitim, görgü ve kalite anlayışında olduğuna inandığımız bir gazetecidir. Hukukun temel ilkesi olan “masumiyet karinesi”ni yani, "suçu ispatlanana kadar her insanın masum olduğu" gerçeğini kendisine hatırlatarak aşağıdaki hususları kamuoyunun takdirine sunuyoruz.

Sn. Adnan Oktar ve arkadaşları hiçbir somut delile ve bulguya dayanmayan, tamamen afaki beyanlar üzerine bina edilmiş bir iddianame sebebiyle 22 aydır tutuklu yargılanmaktadırlar. Haklarında öne sürülen ithamların hiçbirinin doğru olmadığı ise yargılama süreci boyunca dosyaya giren Adli Tıp, Masak, Dış İşleri Bakanlığı, MİT gibi devlet kurumları tarafından hazırlanan raporlarla yani somut belge ve bulgularla açıkça ortaya çıkmıştır. Yani bir yanda hiçbir delili olmayan, gerçeği yansıtmayan baskı ve zor altında verilmiş asılsız, uydurma beyanlar diğer yanda ise masumluğumuzun ispatı olan somut deliller vardır. Hukuk somut delillere göre ilerleyen bir süreçtir. Mine Hanım ve Enver Bey’in de afaki beyanlara değil somut belge ve delillere itibar etmeleri gerektiğini düşünüyoruz.

Mine hanımın yazısında ve açıklamasında ısrarla kullandığı “mafya” kelimesi ise Sn. Adnan Oktar ve arkadaşlarıyla aynı cümlede asla yanyana gelemeyecek bir kavramdır. Adnan Oktar, hayatını Allah rızası için sevgiye, dostluğa, kardeşliğe adamış olan, yaklaşık 40 yıldır her konuyu sevgiyle çözmenin mücadelesini veren bir insandır. Kendisini tanıyan herkes Adnan Bey'in bir sevgi insanı, sevgi öğretmeni olduğuna bizzat şahit olmuştur. Nitekim, eğer iddia edildiği gibi camiamızda sevgisiz bir ortam söz konusu olsaydı bunca insan bir saniye bile o ortamda durmazdı. Sadece Adnan Oktar’ı sevdikleri ve arkadaşlıklarını devam ettirmek istedikleri için tutuklanma, iftiralara maruz kalma, mallarına mülklerine el konulması gibi sayısız badireye göğüs germezlerdi.

Aslında, Mine Hanım’ın yayın esnasında kullandığı bir ifade, anlattığı ithamlara kendisinin de inanmadığını göstermektedir. Adnan Oktar ve arkadaşlarının güya casusluk ve diğer bazı illegal yöntemlerle sözde mafyavari hareket ederek elde ettiği sonucun ne olduğunu Mine Hanım şöyle ifade etmektedir: “Milli Eğitim Bakanlığı'nın müfredatından evrim teorisini çıkartıp yaratılış teorisini ortaya koyabiliyorsanız bu mafyadan da öte bir şeydir.Görüldüğü gibi tek başına bu cümle dahi ortada ne bir suç örgütü ne bir mafya ne de gerçek dışı beyanlarda anlatıldığı gibi casusluk, şantaj, tehdit gibi şeylerin olmadığının ispatıdır. Dünyanın hiçbir yerinde öğrencilerin doğru ve bilimsel bilgiye ulaşması için sözde mafyavari bir örgüt kurup güya casusluk yaptığı görülmemiştir. Adnan Oktar Bey de 1979’dan bu yana evrim teorisinin geçersizliğini anlatmaktadır. Bunu da yazılar, kitaplar, konferanslar, sergiler, internet siteleri, belgeseller gibi tamamen ilmi ve kültürel bir yolla yapmaktadır. Bir insanın fikrini, inancını, dünya görüşünü anlatması ve yayması ise anayasal güvence altında olan bir haktır.

Mine Hanım’ın yanlış bilgilendirilmiş olmaktan kaynaklandığını düşündüğümüz bir başka yanılgısı da, Adil Serdar Saçan ve bazı arkadaşlarımız arasında devam eden işkence davası hakkındadır. İşkencelere, baskılara ve her türlü dayatmaya karşı olduğuna inandığımız Mine Hanım’a yakışan işkence gibi en ağır insanlık suçu hakkında yorum yaparken çok daha titiz olmasıdır. Mine Hanım’ın bilmediği açık olan konulardan biri, söz konusu davada işkence olduğuna dair somut raporlar ve Mahkeme kararları olduğudur. 1999 yılında göz altına alınan ve Adil Serdar Saçan yönetimindeki İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şubesinde günler kalan arkadaşlarımızın bu süre zarfında işkenceye maruz kaldığı Adli Tıp Raporlarıyla sabittir. Hatta işkenceye maruz kalan arkadaşlarımızdan Halil Hilmi Müftüoğlu’nun yaşadıkları, Türk Tabipler Birliği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından hazırlanan İşkence Atlası kitabına da konu olmuş, Türkiye’deki işkencelere örnek vaka olarak bu kitapta yer almıştır. Yargılama sürecinde 19 ayrı rapor ile arkadaşlarımızın işkence gördükleri konusunda uzman bilim adamları tarafından tespit edilmiş ve bu raporlar yargı makamına sunulmuştur.

Arkadaşımız Halil Hilmi Müftüoğlu'na 1999'da, Adil Serdar Saçan'ın müdürlüğü döneminde Organize Şube'de gözaltındayken yapılan işkence Türkiye İnsan Hakları vakfı tarafından hazırlanan "İşkence Atlası" kitabına geçmiştirDaha da önemlisi aynı operasyonda Emre Çalıkoğlu isimli arkadaşımın işkence gördüğü İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi 2004/367 no.lu dosya, 2005/517 no.lu kararla hükme bağlanmıştır. Bu kararda, arkadaşımızın Adil Serdar Saçan yönetimindeki Organize Suçlar Şubesinde işkence gördüğüne hükmedilmiş, ancak işkence gördüğü esnada gözleri bantlı olduğu için işkenceyi yapan memurun tespit edilememesi sebebiyle yargılanan kişiler hakkında beraat kararı verilmiştir. Yani bu mahkeme kararı İŞKENCENİN KESİN OLARAK VAR OLDUĞUNU ortaya koymuş, yalnızca ilgili makamlar işkenceyi yapan memuru tespit edememişlerdir. Bu mahkeme kararının ardından İstanbul 3. İdare Mahkemesi 2016/2355 no.lu kararıyla da Emre Çalıkoğlu’na Adil Serdar Saçan ekibinden gördüğü işkence sebebiyle tazminat ödenmesine hükmetmiştir.

İstanbul 3. İdare Mahkemesi'nin, arkadaşımız Emre Çalıkoğlu'nun Adil Serdar Saçan'ın Müdürlüğü'nü yaptığı dönemde Organize Suçlarla Mücadele Şubesi'nde işkence gördüğünün sabit olduğunu hükme bağlayan kararı

Mine hanımın yanlış bilgilendirildiği bir diğer konu ise, kendisinin iddia ettiği gibi hiç kimse 19 yıl sonra ortaya çıkıp herhangi bir ithamda bulunmamıştır. Olayın gerçekleştiği 1999 yılında, hemen sonrasında işkence gören arkadaşlarımızın ailelerinin Devletimizin çeşitli birimlerini bilgilendirmeleri neticesinde 2006yılında yargılama başlamıştır. Aradan 19, 20, 30 yıl geçtikten sonra suni mağdurlar ve baskıyla oluşturulmuş şikayetçiler ortaya çıkaran ise Adnan Oktar ve arkadaşları değil, onlara karşı bu kumpası kuranladır. Şu anda Adnan Oktar ve arkadaşlarının yargılandığı davada gerçek dışı beyanlar vermeye mecbur bırakılan, zorla müşteki yapılan insanların büyük çoğunluğu 20-30 yıldır arkadaş çevremizde son derece mutlu bir hayat sürmüş insanlardır. Zorla, öyle olmadıkları halde sözde mağdurmuş gibi ortaya çıkmaya mecbur bırakılmışlardır.

Adil Serdar Saçan

Görüldüğü gibi, arkadaşlarımıza işkence yapıldığı Adil Serdar Saçan’ın öne sürdüğünün aksine, afaki bir iddia değil bilimsel raporlar ve mahkeme kararlarıyla sabit bir gerçektir. Adil Serdar Saçan’ın yayın sırasında gündeme getirdiği yargılama süreciyle ilgili ithamlar da gerçeği yansıtmamaktadır. Türkiye’de yargının ağır işlediği bilinen bir gerçektir. Her yargılama sürecinde karşılaşılan doğal süreçlerin ve yargının kendi içindeki işleyişinin Adnan Oktar ve arkadaşlarının suçuymuş gibi yansıtılması ise adil bir yorum değildir. Adil Serdar Saçan’ın iddiasının aksine, A9TV’de bir kez bile hakkında karalama yapılmamış, asılsız veya belgesiz bir açıklamada bulunulmamıştır. Yukarıda örneklerini vermiş olduğumuz işkence yapıldığının sabit olduğunu gösteren mahkeme kararlarının A9 yayınları esnasında gündeme gelmiş olması karalama değil, kamuoyunu bilgilendirmedir.

Tüm bunların yanı sıra, geçmişte ya da günümüzde bazı camia mensuplarımızın vekilliğini yapan avukatları, kanun ve hukukun kendilerine tanıdığı en doğal mesleki haklarını kullanmalarından ve görevlerini yapmalarından ötürü kınamak ve hedef göstermek anayasal, demokratik devlet anlayışına, insan haklarına ve savunma hakkına saygı göstermemek anlamı taşır. Hiçbir gazeteci ya da aydınımızın da böyle bir tutum içinde olmaması gerektiği kanaatindeyiz.

Kamuoyunun bilgilerine saygılarımızla sunarız.